#evliya

10957 posts

TOP POSTS

الولي المغربي الشيخ حسين مصباح المشهور بالشيخ حسيون المدفون في بيروت لبنان.
The pious Moroccan waliyy Shaykh Hussain Misbah, known also as Shaykh Hasyoun Radiallahu anh. He is buried in Beirut Lebanon.

#evliya #sufi #scholar #اولياء

#Hareketin #evliya çelebisiyle

Artık.Hayallerim.Suya.Düşecek.Diye.
Kaygılanmıyorum.Çünkü.Onlar.
Düşe.
Düşe.
ÖĞRENDİLER
#EVLIYA #EVLADIYIZ #...!

Eyüp Sultana gelmek bu mubarek Zat"a uğrayıp dua etmek demek. Rabbim bizleri onun gibiler hürmetine korusun. Aminnnnn#evliya#duha#ulvi#huzur#

#Evliya Çelebi'ye göre #Sarıyer'in lal renkli sulu kirazları pek makbulmüş.Bize de dalından koparıp yemek düşüyor.

MOST RECENT

😀😀😀
Cahiller Gibi:

Sarıklı hoca medresede ders anlatırken, genç mollalardan biri parmak kaldırmış: -"Susadım hocam!"
Hoca sinirlenmiş: -"Öyle denmez... Derûnum âteş-i nâr ile püryân idigünden, bir kadeh lebrîz âb-ı hoşgüvâr, nûş eyleyerek, teskîn-i âteş ve bu sûret ile iktisâb- ı ferâh-ı bî-şumâr eylemeliyim... demeliydin... Cahiller gibi susadım, demek olur mu?" Aradan zaman geçmiş, bir gün sınıftaki mangaldan sıçrayan bir kıvılcım, gelip hoca efendinin sarığının kıvrımına girmiş... Genç molla hemen parmağını kaldırmış:
"Ey hâce-i bî-misâl, v'ey üstâd-ı zî-kemâl, bu şâkird-i pür-ihmâl, şol vechile arz-ı hâl eyler ki; bu hikmet-i müte’âl, nâr-ı mangaldan bir şerâre-i cevvâl pertâb ile ser-i âliyyü’l âlinizdeki sarığı iş'âl eylemiştir." Hoca, elini sarığına atar atmaz, sarık tutuşur, hemen pencereden fırlatır:
-"Bre mel'un, sarığın tutuştu desene!" Genç molla da:
-"Aman hocam, cahiller gibi, yandı, tutuştu denir mi?"

#1#den #once #sayı
#var #mi ? #ateist #soru
#cevap #tevazu #asalaet #evliya
Allahü teâlâyı inkâr eden zeki bir dehri [ateist] vardı. Hristiyan din adamları bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak İslam âlimleri cevap verebilir diyerek onu Basra’ya gönderirler. Basra’ya gelip, dünyada bana cevap verebilecek bir âlim bulamadım der. Herkese meydan okur.
Hammad hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse âlimlerle görüşürsün) der, onun karşısına genç yaştaki Numan bin Sabit’i [imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerini] çıkarır. Dehri, çocuk denilecek yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüye yumruk vurur, “Hani nerede, o meşhur âlimleriniz” der.
Genç Numan bin Sabit onu, onun silahı ile vurur. “Ne o der, demek benden korkmaya başladın?” Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar:
- Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü?
- Mümkündür.
- Nasıl olur?
- Sayıları bilirsin birden önce hangi sayı vardır?
- Bir şey yoktur.
- Mecazi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hakiki bir olanın önünde ne olabilir?
- Peki hakiki olanın yönü ne tarafadır?
- Mumun ışığı ne taraftadır?
- Bir tarafta denemez.
- Mecazi ışık için böyle denirse ebedi nur olan için ne denebilir?
- Her var olanın bir yeri olması gerekmez mi?
- Mahluklar için öyledir.
- İlah kâinatta ise, bir yerde görünmesi gerekmez mi?
- Yaratan ile yaratılan mukayese edilmez ama sütte yağı görebiliyor musun?
- Görülmez.
- Sütte yağ olduğu bir gerçek iken, göremiyoruz diye nasıl inkâr edilir? Ben de sana bir soru sorayım: Senin aklın var mı?
- Elbette var.
- Var olan şey görünür dedin. Aklın varsa gösterebilir misin?
- Peki O, şu anda ne yapmaktadır?
- Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim.
- Peki geç kürsüye.
İmam-ı a’zam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, “Allahü teâlâ şu anda, senin gibi imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor” der ve ardından Rahman suresinin (Öyle iken Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?) mealindeki 28. âyetini okur. Kalabalık hep bir ağızdan istigfara başlar. Bu arada dehri çoktan uzaklaşıp gitmiştir.

Âb-ı Hayat - 1610 (cum'aniz mubarek olsun efendim)

Huzur Pınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cuma gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.
Allahü tealaya emanet olunuz efendim
ali zeki osmanağaoğlu

Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer.... Bâzı hatıralar vardır ki, kalblere nakşeder.
O hatıraları hatırlamak, Cennet hayatı yaşamak gibidir...
............. 2008 senesi, Temmuz ayının 12' si ...
Enver abim, Huzur Pınarı'na hizmet eden dava arkadaşlarımı görmek istiyorum, Güzelşehir'e getir, buyurdular. Yatsıdan sonra çok tatlı bir sohbet oldu.... - geçen haftanın devamı -
Fas'ta İslam Konferansı vardı. Konferans bitti, Mübarekleri aradım, efendim konferans bitti, ne napayım, dedim. Buyurdular ki; Marakeş diye bir şehir vardır, oraya gidin. Orada iki büyük zâtı ziyaret edeceksiniz. Birincisi, Şifa kitabın sahibi Kâdı İyad. İkincisi, Delail-ül Hayrât kitabının sahibi, Süleyman bin Cezuli. Mübareklere sorularak yapılan işten gördüğümüz hayır: Kazablanka diye bir şehir var, Marakeşe oradan gidiliyor. Kazablanka'ya geldik, Kazablanka oteline girdik, odamızı ayırttık. Mübarekler buyurmuşlardı ki; Yabancı bir memleketi ziyarete gittiğiniz zaman, önce Allahü tealanın evini ziyaret edin, camiye gidin. Ben de işi uzatır, Mübareklerin emri yerine gelmez diye, bavulları lobiye bıraktım, odaya çıkarmadım. Lobiye bırakıp çıktım, bir çocuğa para verdim, beni bir camiye götür, dedim. Çocuk aldı beni, bir camiye götürdü. Sıcak,.. Öğle namazıydı. Bir cami, yanında bir türbe. Yanında da bir ağaç. Ağaçta belki yüzlerce serçe kuşu, altında herkes sıcaktan yere yatmış uyuyor. Acaba bu türbe uyutan cinstenmidir, dedim. Çünki, ben hiç böyle türbe etrafında yatan insanlar görmedim. Camiye girdim, sonra türbeye geldim. Pazar günü olmasına rağmen, türbenin başında kravatlı, yakışıklı bir adam vardı. Huşu ile ziyaret ediyordu. Benim ziyaretim bitti, onun da ziyareti bitti, nerelisin, dedim. Sen nerelisin dedi. İstanbul'dan geliyorum, Türk'üm dedim. Adam şaşırdı kaldı. Bu zât dedemin dedesi, biz seyyidiz. Bu mübarek zât, bu şehri alanlardan, şehit düşenlerdendir, mübarek bir evliyadır. Ben, ziraat mühendisiyim, her sabah dedemin 👇#islamiyet#ehlisünnet#müslüman

Esselamu Aleykum.
.
Kadîm zamanlardan geçen asra kadar çocuklar erken yaşta medreseye kaydolur, İslâm harflerini öğrenir, her fenden kitaplar okur, metinler ezberlerdi. Ezberlenen metinler, hoca huzurunda takrir edilir, unutmamak için belli aralıklarla tekrar edilirdi. Bunları ezberleyerek yetişenler icazet alır, icazet verir, zamanla halk nazarında ayaklı kütüphane olarak kabul görürdü.
Her soruya, bizzat ezberledikleri ibareyi okuyarak cevap vermeleri, soranlar nezdinde güvenilirliklerini artırırdı. Çok okur, çok düşünür, az yazarlardı. Yazdıklarından çok daha fazlasını bilirlerdi. Bu durum kendilerine soru sorulduğunda daha da zahir olurdu. Talebenin kaynağa ulaşmasını kolaylaştırmak için, cevap verirken kitapların bâblarını, fasıllarını hatta sayfalarını da zikreden âlimler vardı. Eğitimde kitabî kültür yanında şifahî mirasın da önemli bir yeri vardı. Medreseler kapatılıp, âlimlere okutma yasağı getirilince ilimdeki tevarüs durdu. İlim, sonraki kuşaklara; taşınamadı. Tedrisattan uzaklaştırılan âlimler evlerine çekildi; çocukları, sıra kitaplarını okumadığından babalarının dünyalarına giremedi, onları anlayamadı. Bu yüzden sadece onların zühd ve takvalarından bahsettiler, babalarını farklı kılan ilimlerini sonraki nesillere aktaramadılar. Medresenin ilgası bizi İslâm dünyasın-dan kopardığı gibi medeni birikimimizden de uzaklaştırdı. Birkaç ferdî zuhur dışında ilimde tevarüs tarih oldu.
Büyük inkişaf için, Kudemâ Meclisinden modern zamanın ders halkalarına diriltici soluklar taşımaya mecburuz.
.
19.7.17

Most Popular Instagram Hashtags