[PR] Gain and Get More Likes and Followers on Instagram.

ilimmektebi ilimmektebi

138 posts   2819 followers   29 followings

  Şu âlemde her ne varsa haktandır. Haktan gayrısı yalandır.

Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâşöyle dedi:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem binekle veya yaya olarak Kubâ Mescidi’ni ziyâret eder ve orada iki rek’at namaz kılardı. (Buhârî, es-Salât fî mescidi Mekke ve’l-Medîne 4; Müslim, Hac 516)

Bir rivayette (Buhârî, es-Salât fî mescidi Mekke ve’l-Medîne 3; Müslim, Hac 521) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her cumartesi günü binekle veya yaya olarak Mescid-i Kubâ’ya giderdi. Abdullah İbni Ömer de böyle yapardı, denilmektedir.

Mübarek yer ve makamları ziyâret etmenin dinen uygun ve hatta gerekli olduğunu gösteren bu hadîs-i şerîf, konu başlığındaki “faziletli yer ve makamları ziyâret” faslı ile ilgilidir.

Kubâ ve Kubâ Mescidi, Medine’de oluşan İslâm toplumunun daha ilk günden beri bildikleri bir yerdir. O günlerde Medîne’ye üç mil kadar bir uzaklıkta bulunan Kubâ bugün şehrin içinde bir semt olmuştur. Hz. Peygamber’in oraya zaman zaman  yaya olarak gitmesi, Kubâ’nın Mes-cid-i Nebevî’ye yakınlığını gösterir.

Efendimiz’in özellikle cumartesi günleri Kubâ’yı ziyâret edip orada iki rek’at tahiyyetü’l-mescid veya  nâfile namaz kılması, hiç şüphesiz oraya verdiği önemi gösterir. Nitekim Kubâ Mescidi’nde kılınacak iki rek’at namazın bir umre yerine geçeceğine dair rivâyetler kaynaklarımızda yer almaktadır (bk.Tirmizî, Salât 125). Sa’d İbni Ebû Vakkas da ,“Kubâ Mescidinde kılacağım iki rek’at namaz benim için, Mescid-i Aksa’ya iki kez gidip gelmekten daha sevimlidir. Kubâ’daki fazileti insanlar bilselerdi, çok uzaklardan da olsa oraya bineklerle ulaşmaya çalışırlardı” demiştir.

Hadisin râvisi olarak Abdullah İbni Ömer’in Hz. Peygamber’den gördüğü şekilde amel etmesi, onun sünneti yaşamaya gösterdiği titizlik ve hassasiyetin bir sonucudur.

1- Faziletli yerleri ziyâret etmek sünnettir.

2- Kubâ mescidini cumartesi günleri ziyaret edip orada iki rek’at namaz kılmak sünnettir.

3- Ashâb-ı kirâm, sebep ve hikmetini kestiremeseler bile Hz. Peygamber’den gördüklerini yapmakta tereddüt etmezlerdi.

Bu mektûb, molla Şemseddîne yazılmışdır. Gençliğin kıymetini bilmek, bunu boş yere geçirmemek lâzım olduğu bildirilmekdedir:
“Fakîrleri seven mevlânâ Şemseddîn! Allahü teâlâ sizi yükseltsin! Gençlik zemânının kıymetini biliniz! Bunu, oyun ile, fâidesiz şeylerle geçirmeyiniz! Ceviz ve kozalak gibi fâidesiz şeyler arkasında gençliğini tüketenler, sonunda pişmân olurlar, âh ederler. Fekat, böyle yapmakla ellerine birşey geçmez. Hâllerinizi bildiriniz! Beş vakt nemâzı cemâ’at ile kılınız! Halâl, harâm olan şeyleri iyi öğreniniz! Bunları birbirine karışdırmayınız! Kıyâmetde azâblardan kurtulabilmek, ancak islâmiyyetin sâhibine uymakla olur “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât”. Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâlıklara aldanmamalıdır. Allahü teâlâ iyi işler yapmağı kolaylaşdırsın! Âmîn.“
Mektubati Rabbani 143. Mektup

Âşık Paşazâde der ki: “Bu Âl-i Osman bir sâdık soydur. Onlardan meşrû olmayan bir hareket sâdır olmamıştır. Onlar, ulemânın günah dediği hareket ve amellerden son derece kaçınmışlardır.” Nitekim onların bu sû­ret­te davranışları sebebiyledir ki, Molla Fe­nâ­rî, cemâate devam etmemesi sebebiyle Yıldırım Bâyezîd’in şâhitliğini kabûl etmeme cesaretini rahatlıkla göstermiş ve sebebini hayretle soran Sultân’a da açık bir şekilde: “–Sultânım! Sizi cemâatte göremiyorum. Hâlbuki sizler, bu milletin rehberleri olarak ilk safta yer almalısınız. Yani sizin amel-i sâlih sahibi olmanız gerekir… Şâyet cemâate iştirâk etmezseniz, halka kötü örnek olursunuz ki, bu da şâhitliğinizin kabûlüne engeldir…”cevabını vermişti.

Bu hâdise üzerine, diğer bir rivâyete göre de Niğbolu muvaffakıye­ti­nin bir şükrânesi olarak Yıldırım Bâyezîd, Bursa’daki meş­hurUlu­ Câ­mî’yi yaptırdı ve beş vakit cemâate devam etti.

Pâdişah, bu câmi-i şerîfin açılışında başta Emîr Sultan olmak üzere bütün meşâyıh ve ulemâyı dâvet etmişti.

Bir cuma sabahıydı. Herkes yapılacak merasim için toplanmıştı. Bir müddet sonra Sultan Yıldırım Bâyezîd teşrîf etti ve damadı olan Emîr Buhârî Hazretleri’ne: “–Ey Emîr! Buyur, câmi-i şerîfin kapılarını sen açıp namazı da sen kıldır! Bu şeref, ümmetin büyüğü olarak sana âittir.” dedi.

Ancak Emîr Buhârî, büyük bir tevâzû ile itiraz etti: “–Hayır sultânım! Benden çok daha büyük kimseler var. Bu şerefi, Şeyh Ebû Hamîdüddîn-i Aksarayî’ye vermelisiniz!” dedi.

O vakte kadar bu isimde bir şahsı duymamış bulunan Bâyezîd Han sordu: “–Bu zât da kim ola ki?” Emîr Buhârî cevap verdi: “–Sul­tâ­nım! Belki duymuşsunuzdur;Somuncu Baba nâmıyla mâruf bir ekmekçidir. Ulu Câmî işçilerine de bol bol ekmek infâk eylemiştir. İşte o kişi, evliyâullâhın büyüklerinden Ebû Hamîdüddîn-i Aksarayî’dir.” Bunun üzerine Sultan, teklifi tasdîk etti. Emîr Buhârî de, ayağa kalkarak cemâate Somuncu Baba’yı tanıttı ve onu minbere dâvet etti. Somuncu Baba, mahcup bir şekilde: “–Emîrim! Ne ettin? Bizi ifşâ ettin!..” diyerek son derece mahviyet içerisinde minbere yürüdü.

Devamı 👇

Genç olsun yaşlı olsun herkes için nihaî son, ölüm şerbetini içmektir. Ben de beka (sonsuzluk) alemine sefer ederken senin ikbal güneşinin parlamasını dilerim. Senin gibi bir halefim olduğu için bu dünyadan ayrılışıma üzülmem. Şimdi, dünyanın üzüntü ve sıkıntılarını unutarak sana yapacağım nasihatlere kulak ver. Ey devlet ve ikbal sahibi oğlum! Zalim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihadı terk etmeyerek beni şad et! Fetih hareketine devam ederek Rum memleketlerine de adalet götür. Ulemaya riayet eyle ki, din işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbal ve yumuşaklık göster! Askerine ve malına gurur getirip, alimlerden uzaklaşma. Padişahlığın aslı ve esası islamiyet’tir. Bu sebeple Allahü tealanın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadı mız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Bu alemde benim maksadım, gayem hep dinin zaferi oldu. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Rabbinin lütuf ve yardımının sana yakın olmasın istersen gece gündüz halkı korumaya çalış. Hepinizi Allahü tealaya emanet ediyorum!” Osman Gâzi’nin bu nasihati, Osmanlı devletinin anayasasının çekirdeği oldu. Osmanlı sultanlarının hemen hemen tamamı bu nasihatleri gönülden kabul ederek uygulamaya çalıştılar. Böylece dünyada hiçbir hanedana nasip olmayan 623 yıllık bir devlet, haşmet, savlet, saadet dönemi ortaya çıkmıştır.
- Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Kur'an kıyamete kadar gelecek bütün kuşaklara hitap etmektedir. Zira “Gerçekten bu Kur'an en doğru yola götürür.”(1) şeklinde kendisini insanlığa tanıtan yüce Kitabımız tüm zamanlarda, tüm insanlara rehberlik edecek ve yol gösterecektir. Bundan dolayı Allah Resûlü Kur'an'ı, yolcuları uyaran bir rehbere benzetmektedir.(2) Onun rehberliğinde hayatlarını sürdürenler asla yollarını şaşırmayacak, istikametlerini kaybetmeyeceklerdir. Çünkü o, kâinatı yoktan var eden Yüce Allah'ın ipi (hablullâh),(3) kopmak bilmeyen “sapasağlam bir kulp”tur (el-urvetu'l-vüskâ).(4)Zira Allah'ın Kitabı, kendisine tutunan için koruyucu ve kurtarıcıdır.(5)Şifa kaynağı, hidayet rehberi ve rahmet vesilesidir.(6) Kitaba sarılmak, ona tutunmak, onun rehberliğinde hayat yolculuğuna devam etmek ancak onun hükümlerini uygulamakla ve eksiksiz yerine getirmekle mümkün olmaktadır. Allah Resûlü, “Kur'an'ın haramlarını helâl sayan, ona iman etmemiştir.” (7) buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir. Bu çerçevede Kur'an'ın sayfalarını yüceltip kutsallaştırmak ama diğer taraftan hükümlerini çiğnemek, ona tutunmak değildir. Kur'an'ın süslü kılıflar içerisinde evlerin en mutena köşelerine yerleştirilip ele alındığında öpülüp baş üzerine konulması ancak ve ancak şeklî saygının ifadesi ve tezahürüdür. Oysa Allah'ın insanlardan istediği ve Kur'an'ın gönderiliş gayesi bu değildir. O, süslü kılıflardan çok kalplerin derinliklerine yerleşmeli, onun içeriğine ve hükümlerine göre bir hayat sürülmelidir. Bu gerçeği Allah Resûlü, damadı Hz. Ali'ye şu şekilde ifade etmektedir: “Allah'ın Kitabı'nda sizden öncekilerin bilgisi ve sizden sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O, (hak ile bâtılı birbirinden ayıran) kesin bir hüküm olup anlamsız boş söz ve oyun değildir. Allah onu terk eden zorbayı rezil eder. Her kim doğru yolu Allah'ın Kitabı'ndan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür. O, Allah'ın sağlam ipidir ve hikmet dolu sözleridir. O, dosdoğru yoldur... Ona dayanarak konuşan tasdik olunur. Onunla amel eden sevap kazanır, onunla hükmeden adaletli davranmış, ona davet eden doğru yola iletmiş olur.” (8)
Devamı 👇

Madem duanın bu derece azîm ehemmiyeti ve vüs'ati vardır. Hiç mümkün müdür ki, bin üç yüz elli senede, her vakitte, nev-i beşerden üç yüz milyon, cin ve ins ve melek ve ruhaniyattan had ve hesaba gelmez mübarek zatlar, bil'ittifak zât-ı Muhammedî aleyhissalâtü vesselâm hakkında rahmet-i uzmâ-yı İlâhiye ve saadet-i ebediye ve husul-ü maksud için duaları nasıl kabul olmasın? Hiçbir cihetle mümkün müdür ki, o duaları reddedilsin?

Madem bu kadar külliyet ve vüs'at ve devam kesb edip lisan-ı istidat ve ihtiyac-ı fıtrî derecesine gelmiş. Elbette o zât-ı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, dua neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki, bütün ukul toplansa, bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla ihata edemezler.

İşte, ey Müslüman, senin rûz-i mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefîin şefaatini kendine celb etmek için, sünnetine ittibâ et.

Mektubat/424

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretlerinin vefâtından sonra gösterdiği tasarrufa dair ibretlik bir misâl…

Yıl 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr’in türbesi önüne nur yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin imamına rastladı ve: “–Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acabâ şu an burada mıdır?” diye sordu.

Böyle bir suâl karşısında şaşıran imam Muharrem Efendi: “–Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.

Hazret-i Pîr’in orada olduğunu duyan genç, sevinçle: “–Lütten beni onunla görüştürünüz!” dedi.

Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar: “–Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.

Genç de, talebini tekrarladı: “–O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!” dedi.

Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından me­se­leyi çözebilmek için: “–Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tanıyor ve biliyor musun?” diye sordu.

Yüzü gibi sînesi de sâf olan delikanlı, lâfın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek: “–Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var.” dedi.

Sözün burasında Muharrem Efendi, me­se­lenin farklı bir vechesi ve sırlı bir nüktesi mevcut olduğunu idrâk etti ve merakla sordu: “–Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?” Genç anlatmaya başladı: “Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar’ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir hâlde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nur yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve: «Oğlum! Burası düşman hattıdır.Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?» dedi.

Ben de:
Devamı👇

Büyük Muhaddislerden Abdulhayy Leknevi hazretleri buyuruyor ki: "Eğer biri şöyle derse: „Bu rivayetleri nakleden kimselerin yüceliği ve şöhreti nakillerine itimat etme hususunda yeterlidir.“ Deriz ki: „Asla, isnatsız bir hadis kabul edilmez! Velev ki onu itimat edilen biri aktarsa bile. Özellikle nakli yapan kimse hadis eleştirmeni (hadis alimi) değil ise. Şahsiyetinin yüceliği, onun her naklettiğinin kabul edilmesini gerektirmez. Ihya'u 'Ulumi['d-Dîn] sahibini görmüyor musun? Şahsiyetinin yüceliğine rağmen kitabında aslı olmayan hadislere yer vermiştir. Bunlara itimat edilmez! Tıpkı Hafiz el-Iraki'nin Ihya'nin hadislerine yaptığı tahriç incelendiğinde ortaya çıktığı gibi. İste el-Hidaye'nin sahibi (el-Merginânî)... Hanefilerin büyüklerinden olmasına rağmen el-Hidaye'de garip ve zayıf haberlere (rivayetlere) yer vermiştir. Bunlara itimat edilmez! Tıpkı ez-Zeyla'i'nin ve ibn Hacer el-'Askalani'nin el-Hidaye'nin hadislerine yaptığı tahriç incelendiğinde ortaya çıktığı gibi. (Red'u'l-Ihvan, S. 52-53, Daru'l-Basairi'l-Islamiyye, 1999)

Nasıl ki ekip-dikme mevsiminde rehâvete kapılarak tembellik eden bir çiftçinin ambarı boş kalırsa, dünya tarlasında hayır-hasenat ve amel-i sâlih tohumu ekmeyenler de, âhirette saâdet mahsulü biçemezler.

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur: “Sonbaharda gül ağacını yıkma ki, ilkbaharda onun güzel manzarasından mahrum kalmayasın.” Gayret ve çalışmanın da, dinlenip uyumanın da bir vakti vardır. Gayret vaktinde gaflet ve tembellik edenlerin huzurlu bir istikbâli olmaz. Bunun gibi, dünya hayatı da gayret zamanıdır, zevk u safâ zamanı değil!.. Nasıl ki ekip-dikme mevsiminde rehâvete kapılarak tembellik eden bir çiftçinin ambarı boş kalırsa, dünya tarlasında hayır-hasenat ve amel-i sâlih tohumu ekmeyenler de, âhirette saâdet mahsulü biçemezler. Bu sebeple fânî hayatımızda Allah yolunda hizmet edelim ki bâkî hayatımız, Rabbimize vuslatın rahmet gölgesi altında geçsin.

Unutmamak gerekir ki, dünya telâşına dalarak Allâhʼı unutanlar, âhirette ilâhî rahmet lûtfedilirken unutulanlardan olurlar.

Âyet-i kerîmede buyrulur: “Kim de Benʼi anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu, kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O; «Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakîkaten görür idim!» der. (Allah) buyurur ki: «İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!»” (Tâhâ, 124-126)

Cuma namazı, Müslümanların kaynaşmalarını sağlamak açısından, büyük bir önem arz etmektedir. O halde kılınan Cuma namazı ile, duaların kabul edileceği mübarek saatiyle; çeşitli konuların Müslümanlara duyurulduğu hutbesiyle; Müslümanlar için bugün müstesna bir gündür. Müslümanlar olarak bu mübarek Cuma gününe özel önem vermeliyiz. Bunca güzelliğin kendisinde toplandığı Cuma namazına iştirak etmek için, azami gayret sarf etmeli, büyük bir titizlik göstermeliyiz.
Cuma günü bizim için çok önemli olduğu ve adeta bir bayram günü kabul edildiği için bu günde, maddî ve manevî temizliğe her zamankinden daha fazla önem vermemiz gerekir. Cuma günü boy abdesti almak, tırnak kesmek, dişleri temizlemek, temiz elbiseler giymek, başkalarını rahatsız etmeyecek güzel kokular sürmek sünnet olan davranışlardır. Mü’min, böyle değerli ve önemli bir günün manevî havasına girmeli, dua ve tövbesini bu günde saklı olan icabet saatine denk düşürmeye çalışmalı, camiye erken gitmeli, hutbeyi dikkatle dinlemeli; ayrıca Kur’an okumalı ve tefekkür etmelidir. Resûlullah’a çokça salât-u selam getirmeli ve samimi bir kalp ile Yüce Allah’a dua ve istiğfarda bulunmalıdır.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in, bu konudaki bir hadisi şerifiyle bitirmek istiyorum. "Cuma gününde öyle bir zaman dilimi vardır ki, (duasını) o zaman dilimine denk getiren Müslüman'a, Allah istediğini verir.
Buhârî, Cum`a 37, Talâk 24, Daavât 61; Müslim, Müsâfirîn 166

Bakara suresinin sonundaki iki ayet halkımızca Amenerresul diye adlandırılan aşr-ı şerif'tir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Mirac esnasında vahyedilmiştir. Cenâb-ı Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Mirac sırasında Rabbülâlemin'e ümmetinin tahiyyât, tesbihât ve salâvât nevinden ibâdetlerini hediye olarak takdim etmiş, mukâbilinde de Rabbülâlemin'den ümmetine hedâya olarak bu iki âyeti getirmiştir. Onlarda mü'minler için öyle müjdeler ifâde edilmiştir ki hakikaten, Mirâc gibi Arşı A'la'yı aşıp Kurbiyet-i İlâhiyeye ulaşan muhteşem bir seyahatin muazzam yolcusu Rahmeten lil-âlemin olan Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'in Fahr-i Kâinat olma makamına layık, günâhkâr ve hatakâr kullara Rabbülâlemin'den olmaya elyak misilsiz bir hediye olmuştur: Tâkatlarının dışında sorumluluk yoktur!... Unutarak, kasıdsız olarak yaptığı hatalarda sorumluluk yoktur! Resûlullah (ﷺ) bu iki ayetin "cennet hazinelerinden", "Arş-ı Âzam'ın altında bulunan hazine"den alınmış olduğunu belirtmiştir. Âyetler meâlen şöyledir: "O Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene imân etti, müminler de. Onlardan herbiri, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. "Onun (Allah'ın) peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız), dinledik (kabûl ettik, emrine) itaat ettik. Ey Rabimiz, mağfiretini (isteriz). Son varışımız ancak sanadır" dediler. Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faidesine, yaptığı (şer de) kendi zararınadır. "Ey Rabbimiz unuttuk yahut yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme. Ey Rabbimiz, bizden evvelki (ümmet)lere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, tâkat getiremiyeceğimizi bize taşıtma. Bizden (sâdır) olan (günahları) sil, bağışla, bize mağfiret et, bizi esirge. Sen Mevlamızsın bizim. Artık kâfirler gürûhuna karşı da bize yardım et" (Bakara: 2/285-286). Önceki ayet iman esaslarını ve mü'minin edebini beyân ederken, son ayet, Cenâb-ı Hakk'ın mü'mine olan başlıca lütuflarını sayıyor. Rabbimizin lütufları, kulun dua ve talebi üslûbunda sayılmaktadır, toplam yedi tanedir. Yani yedi aded lûtf-i Rabbânî'dir. Zira vermek istemeseydi istemez vermezdi!

Allame Zahidü'l Kevseri, pek çok eserinde ve Makalat'ında şöyle söyler :
Bir alimin, her ilim sahasında mahir olmak şartı yoktur.
Bir sahada müctehid olan bir alim; başka bir sahada avam seviyesinde olabilir.
Bu, O'nun diğer sahadaki müctehidliğine zarar vermez.

Kavaidü'd Tasavvuf adlı eserde de şöyle geçer :
Her ilim, o sahadaki mutehassıs alimden alınır.
Fakihten, tasavvuf ilmi; mutasavvıftan hadis tahsili alınmaz.
(her ilimde ihtisas sahibi ise bunda beis olmaz)

Hanefi Mezhebi'nde müctehid sayılan Kemal İbni Hümam, Fethu'l Kadir'inde aldığı hadislerin tahlilini yapmamış ve mevzu bir hadisi kaynak olarak almıştır.
Bu, onun fıkıhtaki ilmine elbette ki gölge düşürmez.

Allame İbni Abidin, Reddü'l Muhtar'da, İbrahim en Nehai'nin ezanla ilgili sözünü hadis olarak nakletmiştir.

Alimler, hataları ile taklit olunmaz.
Abdulfettah Ebu Gudde Merhum, 'elezanu cezmün, el ikametü cezmün... ' naklini İbrahim en Nehai'ye ait olduğunu muhaddislerin beyanı ile açıklamıştır.

Bu sözü, hadisi şerif diye nakleden İbni Abidin'in bu görüşünü biz elbette almayız.
İbni Abidin büyük alimdir, o diyorsa doğrudur demek yanlış bir fikirdir.

Biz, İbni Abidin'den fıkıh alırız.
Tasavvufu da O'nun ve bizim Şeyhimiz olan Mevlana Halid Bağdadi'den alırız... Abdulkadir Geylani Hazretleri, büyük bir mutasavvıftır.
Gunye adlı eseri, büyük bir kitaptır.
Lakin; Zahidü'l Kevseri Gunye adlı kitapta aslında olmayan eklemeler olduğunu söylemiştir.
İmam Gazali, Huccetü'l İslam'dır.
Bu sıfat, O'na Kelam sahasında İmam olduğu için verilmiştir.
Filozofların yanlış görüşlerini ispat için ömrünü Kelam İlmi'ne adamıştır.
Kendisi de, bunu öne sürerek hadis ilminde mahir olmadığını itiraf etmiştir.
Hafız Iraki, ömrünü hadis ilmine adamıştır ve İhya'da hadis olmayan rivayetlerin olduğunu söylemiştir.
Hadis alanında, Muhaddisler dinlenmelidir.

Evliyaların manevi alemde, Rasûlullah ile görüşüp naklettiği kelamlar vardır.
Bunlar, bu büyüklerin büyüklüğünü ispat eder.

Fakat; icma ile sabittir ki, manen alınan rivayetler hadis sayılamaz ve sadece gören kişiyi bağlar.

Eğer bu kapı açık bırakılırsa; sahtekar insanlar bu işi karıştırır ve de bu ilim bize böyle ulaşamazdı...

Most Popular Instagram Hashtags