enaryo enaryo

3260 posts   996 followers   496 followings

ena  ben kendimin yalancısıyım...

http://enaryo.com/

Kibir, bir his olarak kibir, hislerin en değişiği, en acayibi bana sorarsanız. Gerçi niye sorasınız da, olsun, içimden gelmişken diyeyim ben diyeceğimi. Hislerin de maddenin halleri gibi halleri varsa, bence doğal halleri sıvıdır. Girdikleri kalbin, girdikleri ruhun şeklini alır, öyle devam ederler yollarına. Herkes kendi meşrebince sever nihayetinde. Herkes farklı yaşar mutluluğunu. Herkes başka türlü üzülür, başka türlü karşılar kötü haberleri. O his ve o insan arasındaki ilişki, biyoloji derslerinde anlattıkları bi asalak türü vardı, hatırlamıyorum ismini, ona benzer. Birbirini besler iki organizma hani. İkisi de bir fayda görür birbirinden. His, ruhun şeklini alır, onda akıp giderken de usul usul değiştirir o ruhun coğrafyasını. Ama kibir öyle değil. Kibir, gaz halinde bence. Ruhunuzu sarışını hissedemiyorsunuz. Her hareketinize, her tavrınıza, her sözcüğünüze sirayet ediyor sinsice. Kibir, girdiği ruhu ele geçiriyor, tamamen başka birine çeviriyor onu. Hani ocaktan, şofbenden sızan gazın bir anda öldürmesi gibi öldürüyor ruhları ve yerlerine geçiyor. Bu ara çok maruz kalıyorum sözcüklerden taşan kibre. Geçen misal, bi dergide bi yazarın hepi topu yarım sayfalık metnini okudum, öyle yoğundu ki kibir, bir süre başka şeyler okumaya devam edemedim. İnsan bu sinsi histen nasıl korunur bilemiyorum. En fenası da o galiba. Korkuyorum ben ondan. Ara sıra ruhun pencerelerini açıp havalandırmalı belki. Bir de dua ediyorum işte çokça. Ortaokula giderken gördüğüm, dimdik duruşundan kibir sızan o adama da bi çift lafım var: senin yüzünden kambur oldum lan!

Bundan yıllar önce, ben henüz "gitmeli gelmeli" bir iş sahibi değilken, bir mayıs günü küçük bir operasyon geçirecekti annem. Anneler günü içindi, kalkıp Çorlu'ya gitmiştim. İş yetiştirmem gerekiyordu, dönecektim. Annem işimi orada yapabilmem için gereken her şeyi sağladı orada kalayım diye. Küçük müçük, her ameliyat duygusallık yapıyor. Kaldım tabii kalmasına ama sabah babamla bi uyandık ki annem yok. Kalkmış, çantasını hazırlamış, bizi uyandırmaya kıyamayıp bi başına gitmiş hastaneye. Toparlandık gittik tabii hemen. Almışlar ameliyata. Çok sürmedi, çıktı. Babam doktor arkadaşlarının biriyle, ben annemle odadayım, annem narkozdan uyanmamış daha. Öyle beklerken refakatçi yemeği getirdiler. Kahvaltı da etmemişim, açım. Meğer hastanelerde çatal bıçak vermezlermiş, ne bileyim, tepside yok hiç öyle şeyler. Hayatta da gidip birilerine sormam. Tepsi öyle duruyo, ben kitabıma döndüm. Az sonra annem bi kıpırdandı, sayıklar gibi, "Nihaaaan , yemeğini ye," dedi, küt diye geri düştü uykuya. "Tamam annecim," dedim, duydu mu bilmem. Ama çıkıp birilerine bir şey sormak tabii ki yapacağım şey değil. Devam ettim kitaba. İki dakika filan geçti, annem yine hafiften kıpırdandı, baktı yememişim bir şey, e kızını da tanıyor, "çatal bıçak çekmecedeee," deyip yeniden narkoza teslim etti kendini.
Annelik ne garip şey. Kendi o haldeyken benim boğazımdan geçecek yemeği düşünmek... Ki ben, her şeyden evvel bir evlat hâline şahit oldum annemin. Anneannemin hastalığı boyunca -ki annemin bana hamileliğinden benim 21 yaşıma dek süren bir hastalık bu- nasıl da özenle baktığını ona. Ömrümce hep annemde gördüğüm evlatlığın bir benzerini ben onlara gösterebilir miyim diye kaygılandım. Pek de başarılı bulmuyorum kendimi açıkçası. Hayırlısı...
Anneciğim doğmuş bugün. Eskilerin Medoş'u , yeni neslin Minga'sı , kahkahalarıyla kayıp kızına kendini bulduran, bir yükseği buldu mu rüzgâra haykıran, bana kimseleri dövmeden sevmeyi döve döve öğreten, ağrıları dinsin diye babama şiir okuyan... Ne güzel insan benim annem. Çok şükür, çok... Şükür...

Tahammül mühim bir hadise. "Birbirimizin tahammülünde saklanıyoruz," diyor şair, o derece. Güzel bi abimiz o şair. "Kalp derin çekmece, çekeceksin" gibi şahane bi laf da etmiş kendisi. Seviyoruz. Her neyse, tahammül diyorduk. Güzel bir şey o. Olabildiğince geniş tutmalı, ferah ferah olsun. Oh... İçinde insan saklayacaksınız yani sonuçta. Zaman zaman girip bi boşaltmak lazım tabii birikeni edeni. İşi olmayan çıksın. "Arkalara doğru ilerleyelim lütfen!" dememeli, bi güzel temizlemeli. Herkesin yöntemi farklı bunun için. Ben uzun zamandır şahsıma ait yöntemi uygulama imkânı bulamıyorum. Hiç ama... Bi saatçik de mi olmaz, olmuyor. Çok tahammülsüzüm o yüzden. Bu da ekstra ağırlık yapıyor bende. Düşünsenize, zaten tahammülsüzüm, en ufak bir şeyde atıyor kafam. Üstüne bir de bunca zaman tahammül edebildiğim şeylere şimdi tahammül edemeyerek o şeylere haksızlık mı ediyorum şüphesi sarıyor içimi. Bunların önemli bir kısmı "normal& #34; manyaklık düzeyindekilerin benim doluluk seviyeme gelmeye gerek kalmadan, default olarak tahammül etmemeyi seçtiği şeyler ama bu, şüphenin ağırlığını azaltmıyor.
Başka bi yazar abimiz de "hiçbir yer yok benim için," diyor mesela. Benim için de yok abi, bi yerim yok yok benim. Geçen bi hayal kurduydum mesela. On numara olmuştu, biliyon mu? Rengi, müziği, duygusu, ulan kokusu bile vardı ha. Ama ben yoktum o hayalde. Kendi hayalimde kendime yer bulamadım abi. Zorla sıkıştırmaya çalıştım kendimi bi köşeye, hayalin dokusunu bozdum bildiğin. Aha, yazar abiye diyordum bunları, şeyetmeyin siz. Tahammülünüzü ara sıra havalandırmayı unutmayın yalnız. Yönteminizi de koruyun.

Şu zımbırtıyı kullanmayı bi öğrenemedim....

Hemen her sabah mesai başladığında masamdayımdır. Ama mesainin başlamasına on beş dakika kala semtte değilsem, semtin kahvecisine uğrayıp bir sigara içimi oturmadıysam geç kalmış hissederim kendimi. Eskiden yarım saatti bu sınır da, işte İstanbul'da yaşamak onu on beş dakikaya indirmeyi gerektirdi. Gideceğim herhangi bi yere en az on beş dakika önceden gidip de kapısında biraz beklemiyorsam, o andan sonra bir telaş sarar beni. Senkronum bozulur, hep bir şeyin ardından koşuyormuşum hissi... karşımdaki ve yanımdaki insanları önemserim, eyvallah ama bu huyum çok da onunla alakalı değil. O kapıda kendimi bekliyorum ben. Haldur huldur koşarken arkada kalan yanımı. Ancak onun da gelip yerine geçmesiyle tamamlanıyorum zira. Ancak o vakit bir bütün olarak, tam manasıyla orada hissediyorum kendimi. Kimsenin karşısına eksik çıkmak istemem. Takımım 11 kişiyken bile yüksek bir performans gösteremiyor zaten. Öyle işte, bu da bir tuhaf huyum.

#tbt
"En son etek giydiğim gün..." yahut "Çorlu& #39;da hâlâ yeşillik varken" .

Üniversitedeyken kampüsün kapısına yakın bi yerde bi tekel bayi vardı. Haftada en az 3 kez sigara alırdım ordan. Genellikle şöyle bi sahne yaşanırdı;
"Meraba , kolay gelsin."
(Topu bekleyen kaleci bakışları. Ses yahut mimikle selamı kabul etme yok. Şutu çekse de pozisyon uzaklaşsa duruşu)
"Bi kısa vaysroy alabilir miyim?"
(Arkasına dönüp paketi alıyor, tezgaha bırakıyor. Para işleri falan...)
"Çok teşekkürler, hayırlı işler."
(Sesle yahut mimikle herhangi bi tepki yok)
Yaklaşık 5,5 sene o okula gidip geldim. O son yarım sene çalışıyodum gerçi kitapçıda, pek gidemiyodum ama olsun, sayalım yine de. 5,5 sene boyunca adamın sesini hiç duymadım. Bi ara aklımdan dilsiz mi acaba diye de geçirdim. Sonra bi gün denk geldi, bi arkadaşla beraber girdik dükkana. Bizim abide sen bi neşe, bi dilbazlık, bi hal hatır sormalar, bi güleryüz filan... Meğer beni sevmemiş adam. Canı sağolsun. Ben esnafa "kolay gelsin" demenin, insan olma imtihanına girmeden önceki eleme süreci olduğuna inanırım. Hem, öyle demiş Hz. İsa havarilerinden birine. Adamın biri geçmiş karşısına da sövmüş saymış peygambere. Epey ağır hakaretlerde bulunmuş. Hz. İsa ise karşılık olarak dua etmiş adama. Güzel şeyler dilemiş onun için. İşte sorulunca da, "Herkes kesesinde ne varsa onu harcar. Ben de pislik mi dolduraydım kesemi?" demiş. Ortaokula giderken bi takvim yaprağında okumuştum bunu. Okurken dikildiğim nokta bile hatırımda. Yükseliş'teki evin mutfağındaydım, tezgaha, buzdolabına yakın kısma yaslanmıştım. Tabii ki çay suyunun kaynamasını bekliyordum. Duvardaki takvimin yaprağını koparmıştım oyalanmak için. Benim gibi salakça bi anlatı değildi tabii. Üslubu çarpıcıydı. Çok sık aklıma gelir bu mesel. O kadar sık ki aklımdan hiç çıkmaz desem gerçeğe yakın bi yalan olur bu.
Bir paragraf daha yazmıştım, sildim, düşünürken güzel de, dile gelince keseyi pisletiyor bazı şeyler.
Bugün, Hisarlı Ahmet'ten Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum dinleyelim mi? "Dünya dedikleri bir gölgeliktir" diyor. Ciğerimiz de deşik hem... Şimdi bi tur baktım da yazdıklarıma, amma dağınık olmuş. Ne yapalım, bugün bu dağınıklıktan müteşekkiliz. Hem türküyü dinleyek de belki biz de bir gülün dibinde buluruz kendimizi. Kokar mis gibi.

Nicedir yapmadıydık. #enasözlük

Gitmek bi fikirken o kadar da tehlikeli değildir. Zihnin bi kenarında durur işte. Ara ara kendini hissettirir, sonra çekilir pencerenin önüne. Harekete geçirecek güçte değildir bir fikir olarak gitmek. Ama gitmek, bir duygu olarak çıkıp geldi mi, gelip de bi insanın içine yerleşti mi direnmesi güçtür. Diğer bütün "fikirler& #34;in üstünü örter. Herhangi bir mantıklı düşünme sürecini baltalamaya and etmiş gibidir. "Gitmek ama nereye?" dersiniz, "Nereye olursa," der. "Ama nasıl?" dersiniz, "Nasıl olursa," der. Ne sorarsanız sorun, bir cevap verir ama size yol gösterecek cevaplar değildir bunlar. O duyguyu palazlandırır yalnızca. Gitmek fikri, sizi bi mühendis olarak yetiştirmek ister. Yollar, köprüler, kavşaklar ve hatta dönüşler inşa edersiniz. Gitmek duygusu, seyyaha çevirir sizi. Yol diye bir şey yoktur onda. Yol, gidilen yere denir. Siz nereden giderseniz orası yol olacaktır. Siz nereye giderseniz orası menzil. Fikirler baş edilebilir şeylerdir. Oturulur, konuşulur, uzlaşılır. Oysa duygu öyle mi ya? Ehlileşmez, ehlileştirir.
Burada Kardeş Türküler'den bir Daymohk dinleyelim mi? Siz ne düşüneceksiniz bilmem. Bana hep şefkatin bir hâli gibi gelir o ezgi. Sızılara üfleyen, buruk, anlayışlı bir tebessümle bakan, sahiden anladığını hissettirerek bakan, nice sızıyı göğsünde yumuşatıp ılıtmış bi anne gibi... o annenin sızılara üfleyişi, saçları okşayışı gibi bi ezgi işte. Yersiz yurtsuzluğun sızısı...

Şimdiden yetiştiriyoruz irmik hanımı. Bana benzemeyeceği şekilde...

Ben, isimlerini bile hiçbir zaman öğrenemediğim kurumsal hıdıbıdılara değil, esnaflığa inanıyorum. Müşteri ilişkileri direktörü bıttırıdırı... söylemesi bile soğuk ve yorucu. Unvanları da sevmem ben. Titr de neymiş ya? Üç unvan bilirim ben: usta-kalfa-çırak.
Tahmin etmişsinizdir, öğretmen-öğrenci ilişkisini de faydasız buluyorum. Aslolan usta-çıraklıktır. Zamanla kendini gereksiz kılar usta. İşleri ondan bağımsız da yürütebilecek insanlardır onun ürünü. "Ben çok gerekliyim" demediğinden "ben hep gerekli olmalıyım" da demez. O ego yoktur onda, çırak onun egosuna değil, unvanına değil, şahsına, özüne saygı gösterir çünkü. En azından usta dediğimiz, gerçek saygının buradan geldiğini bilir. "Okul& #34; ve modern anlamda dersli sınavlı eğitim kavramlarının gereğinden çok abartıldığını düşünüyorum. (Buraya yazdığım birtakım cümleleri silmeyi tercih ettim, kopuk gelirse ondandır.)
Çay evlerini, adı "ticaret& #34; diye nihayetlenen "tükan& #34;ları seviyorum ben. Pasajlarda, vitrininde kaçak çay ile epilasyon aletini, fotoğraf makinesi hafıza kartıyla ne bilem işte çok alakasız şeyleri yan yana dizen, sahibinin muhakkak bir taburesinin olduğu tükanlar işte... pet şişenin kapağı delinerek ıslatılan sokakları seviyorum. İnsanların kartvizitlerde yazan unvanlara değil, yüzündeki sevince ve kedere göre ağırlandığı yerleri... Zamanın yanlış bir noktasındayım, biliyorum. Ne yapalım...

#tbt İrmik Helvam'ın beni tanımaya çalışır gibi baktığı günler...

Most Popular Instagram Hashtags